23 Nisan 2013 Salı

Sevgili Günlük,

Nicedir dilimin ucuna geliyor sesler, harfler, şeyler.... Tam isim bulup, varlığa dönüşecekken kayboluyorlar sonra, anlamlarını yitiridiklerinden mi yoksa da zaten bir anlamları olmadıklarından mı... bilemedim...
Birkaç zamandır, bir zamanlar bulunmuş olduğum bir beldedeyim, fakat bu sefer bulunma sebebim mecburiyetten... Mecburiyet dayatması ile zaten aram pek hoş değil, hele bir de bu mecburiyet uzun süreli bir ikamete, yaşama biçimine sebebiyet veriyorsa, benim için hepten içinden çıkılması bir müşkül haline geliyor.
Soruyor hergün habire, birileri: "Nasıl alıştın mı?"
Tam ağzımı açıp "insanın aşinası olduğu, ya da aşina olduğunu sandığı şeylere, kişilere, yerlere alışması hiç kolay değilmiş... kafasında şimdiye kadar oluşturduğu tasavvurların yerle yeksan olduğunu görmesi, belli bir yaştan sonra dayanılmaz oluyormuş diyecek oluyorum, bakıyorum ki soran kişi zaten benim alışmak yahut alışamamak üzerine düştüğüm çıkmazları dinlemek çün sormamış sorusunu... Gülümsüyorum sadece, alıştım diyorum...  (içimden devamı geliyor cümlenin, kaypaklıklarınıza, basitliklerinize, samimiyetsizliklerinize alıştım....) devamını duymuyor hiçkimse tabii ki...

Hayat bir zaman sonra aldırmazlık  eylemine dönüşüyor demişti bir filmde kahramanın biri... Farkettim ki bizim alışmak dediğimiz şey galiba tam da bu aldırmazlık fiiline denk düşüyor. Acı veren ya da mutluluğa sebeb olan şeylere alıştığımızda onların bizim üzerimizdeki etkilerine de artık aldırış etmiyoruzdur... 
Neyse şimdilik bu kadar... devamı gelecek ama (yani umarım)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder